İnternete “Gogol nasıl öldü” diye bir başlık attığınızda iri puntolarla yazılmış “İleri Açlık” ibaresine rastlıyorsunuz. Alışıla gelmişin dışında, tedirgin edici bir ölüm şekli. İntiharın bile kanıksadığımız yolları var demek ki.

Özlem KİPER

palto

Bugüne kadar işlediğim bölümlerde Zweing olsun, Mişima olsun öncesinde hep, eserlerinde  kendilerini ve davalarını bulmaya çalıştım. Davalarından kendilerini ve hayatlarıyla alıp  veremediklerinin, yazdıklarındaki iz düşümlerinde onları ölümlerine götüren ipuçlarını yakalamaya  ya da yorumlamaya çalıştım. Davaları hep yaşama olan bağlarının üstüne çıkmıştı. Baş edemedikleri  noktada sanatları onları pek teskin edememişti. Yakın zamanda Gogol’ün Ölü Canlar’ını okumuştum.  Sonra (Palto, Burun, Fayton )üç öyküsü mizahı, alışılagelmişin dışında karakterlere ve olaylara  yedirdiği için benim için çok kıymetlidir. Hatta Palto öyküsünü ve baş kahramanı Akakiy  Akakiyeviç’i o kadar severim ki, radyo tiyatrosunu yılda bir iki kez dinlerim.

Gerek öykülerinde, gerek romanlarında olsun küçük insanı büyük ayrıntılarla işleme başarısı  okuyucuda kahramanların psikolojik dünyasına şahitlik etme imkânını sunuyor. Dil son derece akıcı,  klasik eserlerin yoğun cümlelerinden uzak. Konu, ezilmiş halkın yaşam mücadelesi, dönem  Rusya’sının feodal baskısı da olsa bunun fıkralaştırılarak anlatması yazarın bakış açısındaki mizahi gücü gösterir. Peki, o zaman niye? Yaşamın bu denli ıstırap ve haksızlık dolu günlerinde insanlara tebessüm ettirerek düşündürecek güçte bir yazar neden ölümüne yaşasın? Bakın hala, Gogol’ün gerçekte nasıl öldüğüne ve niçin öldüğüne dair sağlam deliller yoktur. 21 Şubat 1852’de ölen yazar, dini kurallara göre üç gün sonra defnedilir. 1931 yılında gömüldüğü manastırdaki bir yerleşim sorunu nedeniyle mezarı başka boş bir yere aktarılır. Tabii, bu işlem yapılırken, biraz da nasıl öldüğüne dair kanaati belirginleştirmek üzere mezarı açılır. Çünkü, yazarın kafası olmadan gömüldüğüne dair söylentiler gün geçtikçe farklı boyutlara gelmiştir. Mezar açılır, yazar tabutunda sırt üstü değil yan yattığı hatta tabutun kapağında derin çizikler olduğu söylentisi dedikodulara farklı bir yön verir. Dedikodular ayrıca yazarın diri diri gömüldüğü ve tabutta ayılarak çıkmaya çalıştığı ve sonrasında korkudan kalp krizi geçirip öldüğü yolundadır.

 

Tarihte bu söylentilerin hiç biri ispatlanamasa da, tabut açıldığında kafatasının orada olmadığı  gerçektir. İşin daha ilginç yanı mezar açılırken süreci izlemek için orada olan birkaç  entelektüelden biri olan edebiyat enstitüsü profesörünün ( Lidin ) şöyle bir söylemde bulunmuş: “  Gogol’ün mezarının açılması bir gün sürdü. Öyle ki, tabut genellikle olduğundan daha derine  gömülmüştü. Hava kararınca nihayet tabut açıldı. Gördük ki, tabutun içinde Gogol’un başı yok.  Bunun yanı sıra Gogol’dan hatıra olarak sırtından jiletle bir parça kesip aldılar. Bundan daha  vahimi, bu törene katılan başka bir yazar, Gogol’ün kaburgasını, mezar müdürü Arakçeyev ise  onun ayakkabılarını hatıra olarak aldı.”

Düşünüyorum da, Gogol cesedinin başına gelen akıbeti görse, mutlaka çıkarılacak mizahi tarafı  bulup yazardı. Peki yazarın kafatası nereye gitmişti? Lidin’in öne sürdüğü fikir şöyle:

1894 yılında Moskova Tiyatro Müzesini yaratan, maddi açıdan büyük imkânlara sahip olan  koleksiyoner Baxruşin kendi koleksiyonuna olmadık numuneleri topluyormuş. Söylenene göre bu müzede kime ait olduğu bilinmeyen üç tane kafatası varmış ve onların biri Gogol’a aitmiş. Fakat sonrasında konuyla ilgili hükümet bir soruşturma açsa da sonuçları hakkında hiçbir bilgi verilememiştir. Bazı araştırmacılara göre lidin Gogol’ün adını kullanarak şöhret kazanmak istediğinden bu yalanı uydurmuş ve gerçekte Gogol’ün kafası kaybolmamıştır.

Ben bu duruma yazar gibi mizahi açıdan yaklaşıyorum.  “Aslında hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıkmayız” cümlesi Dostoyevski’nin bilinen bir sözüdür. Bu söze çağrışımda bulunarak Aslında çoğumuz bir Gogol, bir Tolstoy ya da Dosteyevski kafası olmanın derdindeyiz. Şimdilerde “ Bu neyin kafası…” diye dillenen jargon gibi mesela.

Evet, yazarın mezarına ilişkin söylentiler gerçekten ilginçtir ama bir dâhinin cansız bedene dönüşmesi süreci, bana göre Mişima’nın duygu durumlarını andırsa da bir hayli farklı.

Şimdi onun hayatına kısa bir özetten göz attalım. 1809 yılında Potava’nın Sorocinets kasabasında dünyaya gelir. Çocukluk dönemleri çiftlikte geçer. 1821’de Poltava’da Nezin Yüksek İlimler Lisesine girer ve çok yönlü yaratıcılığını fark ederek, fark ettirmeye başlar. Günümüze kadar ulaşamamış birkaç şiirini, Tverdoslaviç Kardeşler ve Nezin Hakkında Birkaç Söz’ü bu dönemde yazar büyük usta. Aynı dönemde tiyatroya olan ilgisini keşfetmesi ileriki zamanlarda ona büyük tiyatro eserlerini yazdıracaktır. Liseyi bitirdikten sonra para kazanacağı bir işe girmek ve aynı zamanda edebiyat çalışmalarına devam etmek üzere Petersburg’a yerleşir. V. Alov nazım eseri bu dönemde yayımlanır ve hemen ardından eski romantik anlayışla yazdığı bu eser edebiyat çevrelerinde çok sert eleştirilere maruz kalır. Hayal kırıklığı eserin tüm kopyalarının kitapçılardan toplamasına sebep olur ki, benzer davranışları yazarın ileriki zamanlarında, Ölü Canlar’ın ikinci cildini, bitirmeye yakın bir yerinde yine kendine olan inancını yitirip, yazdıklarını yaktığı dönemde de görüyoruz. Aynı yıllarda memurluk görevine başlar. Bir yandan daYaratıcı Güzel Sanatlar Akademisine giderek resim sanatıyla da ilgilenir. Ukrayna’ya olan düşkünlüğü ve merakı neticesinde Dikanka Hikâyeleri oluşur. Bu hikâyeler onun Petersburg’taki edebiyat çevresiyle yeniden barışmasını sağlarken Slav ülkelerinde de büyük ün kazanmasını sağlar. Ukrayna Tarihi üzerine araştırmaları onu 1834 yılında Petersburg Üniversitesinin Tarih bölümünde tarih profesörü olmasına kadar götürür. Öğretmenlik alanında başarı gösteremese de araştırmalarını Arabeski adı altında toplayarak bir gazetede yayımlanmasını sağladı.

gogol2

Ukrayna halk şarkılarını derlemesi, Taras Bulba’yı yazması için yeterli malzeme toplamasına neden olur. 1835 ‘lerin başında Mirgorod adlı bir hikâye kitabı yayımlandı ve Gogol bu kitapla birlikte Rus Edebiyatında yeni bir dönemi aralar.

1836 Rusya’da Puşkin’in etkili olduğu bir dönemdir. Yazar bu dönemde Sovremennik Gazetesinde yazmaya başlar ve aynı yıl, Nevski Caddesi, Portre, Palto, Bir Delinin Notları öykülerini yazar. Bunları da Petersburg Hikâyeleri adı altında toplar ki, zavallı küçük adam, küçük memurlar tipleri bu eserlerinde can bulmuş olur.

3. Derece Viladimir Nişanı, Bir Evlenme, Müfettiş ise, önemli tiyatro eserleridir. Bu eserler, insanoğlunun dramı, yaşamın tasviri ve sosyal hiciv üzerine kurulmuş, Rus güldürü sanatının ileri dönemlerdeki gelişimine ilişkin ilk işaretler sayılmaktadır.

Gogol, Bir Evlenme adını verdiği güldürüyü daha sonra fikrini söylemesi için Puşkin’e verir. Ayrıca, saf bir Rus fıkrası sayılabilecek bir konu ister Puşkin’den ve Gogol’ün en büyük eserlerinden olan Müfettiş isimli güldürüsü bu şekilde doğar. Güldürü Petersburg ve Moskova’da sahnelenir ve eleştiriler oyunu göklere çıkarsa da yazar umduğu başarıyı yakalayamadı ve yeni bir hayal kırıklığıyla Rusya’dan ayrılıp İsviçre’ye taşır. Yazar, konusunu yine Puşkin’in verdiği Ölü Canlar’ı yazmaya burada başladı. 1937’de Paris’te Puşkin’in ölüm haberini alır. En iyi dostunun ölümünün acısıyla ruhsal çöküntüleri başlar. Ölü Canları bitirmek üzere Roma’ya gider. Orada tanıştığı ressamlar ona farklı bakış açıları açar. Araya Kazakların yaşamını anlatan bir kitap koyar ama başarısız olduğunu düşünerek yazdıklarını yine yakar.

ölü canlar Ölü Canlar benim kısa sürede okuduğum, yazma tekniği olarak notlar çıkarabildiğim ve  konusunun günümüzde de yakalanabileceğini düşündüğüm güzel bir roman. İkinci cildini  yazmaya başlaması yazarın iç dünyasında daha fazla karmaşaya yol açmıştır. Ne tuhaftır ki, ona  üstün eserlerini yazdıran iç dünyası, yazdıklarını yaktıracak cesareti de sunuyordu. Aynı  günlerde, dindarlığa artan meyliyle  Dostlarla Yazışmalar ’da kaleme alır ve arkadaşlarını bu  yönde etkilemeye yönelir. Aynı fikre sahip arkadaşlarından bile acımasız eleştiriler alması, gelen  eleştirileri alayla geçiştirmesine rağmen onu derinden etkilemiştir.

1839’da İtalya’da seferde olan Gogol orada sıtma hastalığına tutulur. Ölümden kurtulsa da bu  hastalık üzerinde ruhsal ve fiziksel yıkımlara sebep olmuştur.

1948’de Kudüs’e uğrar ama bu ziyaret yazarda beklediği olumlu etkiyi yaratmaz. Hatta dinsel  yaşamı ile çalışma yaşamı öylesine iç içe geçer ki, ikisini birden yönlendirmeye başlar. Geçirdiği  bunalımların en ağırı yavaş yavaş yaklaşmaya başlar.

Ömrünün sonuna kadar, hurafeci papaz Konstantinoviç ile yoğun iletişimde bulunmak, onun, ölümden sonraki hayat, sevap, günah, azaplara bağlı sohbetlerine yoğun bir şekilde katılmak, hastalıktan zayıf düşmüş bedenine ağır gelir.

Hurafeci papaz, Gogol’un yazarlığında Tanrı rızasını kazanabilecek hiçbir şey olmadığına inandırmıştı. Bu, ikinci cildi yakmasına sebep olan ruh halinin oluşması için yeterli bir sebeptir. Yazarda diri diri gömülme korkusu o kadar güçlüydü ki, yakınlarına vücudundaki hayati belirtilerin tamamen yok olduktan sonra gömülmesi konusunda yazılı ödevler veriyordu. Görünen o ki dahi yazar, fiziksel sorunları ile ilgili derin depresyon yaşıyordu. Doktorlar onun bozulmuş sinirlerini tedavi etmek yerine, aklını kaybettiğin düşünüyor ve yanlış tedavilerle onu daha vahim durumlara sürüklüyorlardı.

Yazarın ölümünden sonra, bir kısım insanlar, papazın vaazlarını dinleyerek ölümün kaçınılmaz olduğuna inandığı için, tedavi edilmek istemediğini ve oldukça az beslenerek ölümü yaklaştırdığını ve bu şekilde bir nevi intihar ettiği, başka kısım ise, tedaviyi doğru yönde götürmeyen doktorlar tarafından verilen ilaçlarla zehirlendiğini öne sürmüştür.

Fakat gerçek şu ki, diri diri gömülmek istemeyen bir kişide tedavi edilmek isteği vardır. Yazar hayattan payına düşen mutsuzluklar yüzünden mutsuz olmuş ve Tanrı arayışına girmiştir. Gogol bu arayışların sonucunu bu dünyayı terk ederek ve Tanrı’ya kavuşarak sığınmakta bulmuş olabilir mi? Tarih bundan sonra bu konuda bir aydınlatma yapar mı bilmiyoruz.

Tek gerçek, dahi bir yazarın eleştirilere katlamayarak kalemine olan inancını çoğu zaman yitirmesi, vaz geçmesi, umudunu kaybetmesi ve yazıya olan tutkusunu yobaz bir papazın zehirli vaazlarında yok etmesidir. Vazgeçmeden yazabilmek, bir yazara yeteneğinin yanında bahşedilen en önemli özelliklerden biridir kanımca.

Sağlıkla kalın.

* Gogol’ün baş yapıtı kuşkusuz Ölü Canlar. Yazarın sanatını oluşturan tüm özellikler bu yapıtta bir araya gelmiştir.

* Hatta mevcut olan kanıyı sağlamlaştırmak için yazarın 1931 yılında mezarın açıldığı ama görünen durumun ve edinilen kanaatin paylaşılmadığı bilinir.

Palto (Radyo Tiyatrosu)

1 yorum

Yorum Yazınız