0 692
ekin_koker

Ekin KÖKER

Son zamanlarda çok söylenen bir cümle var: “Şimdide kalın.” Evet, ama nasıl?

Yazmak, kendimize doğru yaptığımız bir yolculuktur. Ne yazarsak yazalım, kendi benliğimizden ve belleğimizden yola çıkarak ilerliyoruz. Oluşturduğumuz kurgu bile olsa, merak ettiğimiz, ilgi duyduğumuz, ihtiyacımız olan ya da dokunmak istediğimiz yollara sapıyoruz. Yazmak; kendini aşmak, tanımak, belleğini hafifletmek serüvenidir.

Ben de bir süredir roman yazma serüveni içindeyim. Asıl anlatmak istediğim konuyu bulana kadar, sayfalarca yazdım. Bulduktan sonra da, bir süre yazmaktan kaçtım. Öyle bir duyguydu ki o, sanki bedenimin bütün kasları kasılmış ve hareketsiz kalmıştım. Hayatta bir adım atmanız gerektiğini bilip o adımı atmak için zorlandınız mı hiç? Bir süre sonra, o adımın kendisi önemini kaybeder. Hareketsizlik sizi öyle bir sıkıştırır ki ne olursa olsun o adımı atmak zorunda kalırsınız, isteseniz de istemeseniz de. Yazmazsanız infilak edecekmişsiniz gibi hissedersiniz.

Geçmişi yazmak, bu duyguyu kimi yerde üçe, beşe katlar. Geçmiş, işimizin bittiğini sandığımız ve yola devam etmek zorunda olduğumuz için, onunla vakit kaybetmek istemediğimiz bir olgudur aslında. Peki, geçmiş geçip gitmiş midir? Geçmiş ile ilgili yazdığınızda, hayatınızda nasıl bir değişim gerçekleşir?

Bir olayın ya da bir durumun içinde yer alırken, kendimize ya da o olaya objektif bakmamız pek mümkün değildir. Uzun süre sonra o yılları yazıya döktüğünüzde, bütünü daha rahat görebiliyorsunuz. Anlık duygu durumlarından sıyrılmış olduğunuz için, belleğinizin bir durumu nasıl bir yanılsama ile algılamış olduğunu fark edip hayretler içinde kalabiliyorsunuz.

Her insanın kendine özgü işleyen bir zihin mekanizması var. Yazmak, kendi ritminizin farkına varmanızı sağlar. İç ritminiz hızlı ise başka, yavaş ise başka bir şey çıkar ortaya. Sonuca değil de sürecin kendisine odaklanırsanız, kazanımınız sadece ortaya çıkan metin değil, sizin kendi mekanizmanızın matematiği de olacaktır.

Yazma sürecinde geçmişle hesaplaşırsınız diyenler olmuştur size de. Ben onun bir hesaplaşma değil de daha çok süzme, bir elekten geçirme olduğunu düşünüyorum. Yazdığınız şey size ait ise; yazdıktan sonra belleğinizde kapladığı alan azalıyor. Belki yok olmuyor ama yok olmasını da istemezsiniz. Çünkü siz şimdi tüm zamanlarınızın harmanısınızdır.

Geçmiş, belleğimizde kalan bir takım fotoğraflardan ya da sahnelerden oluşur. Olayları iyi hatırlayamasak bile zihnimizde tamamlama yetimiz otomatik olarak işler. Peki, zihin neye göre tamamlıyor bu fotoğrafları? Yıllar öncesine ait, belleğimizdeki fotoğrafın bize tam olarak ne hissettirdiğine göre tamamlıyor.

Bir çocukluk anısında, aynı fotoğrafı iki kardeşin anlatışındaki farklılıklar, iki bireyin o fotoğrafı yani geçmişi farklı algılamasından başka bir şey değil. Bu durumda zihin, duygu durumunu yakalıyor ve o duygu durumuna göre gerçeğin üstüne kendi kurgusunu yerleştiriyor. Tanıdık geldi mi? Zihnimizin bu konudaki işleyişi, tıpkı geçmişi yazan bir yazarın, kitabını yazarken önce gerçek olayları kaleme döküp geçmişteki duygusuna ulaşması ve sonra da şu anki duygusu ile birleştirip olay dizisine kurgu katmasına benziyor.

Yazmak, insanın kendi doğasına uyum sağlayabilme becerisidir. Bu yüzden yazarlar, bir eser bittikten sonra kendilerini fazlası ile tamamlanmış hissederler. Geçmişi yazan yazarlar ise; bu tamamlanışı aslında bir kopuş ile gerçekleştirirler. Yazdıklarına bağlanarak, yaşadıklarından kopmuşlardır artık. Bu kopuşta tamamlanmış ve kendi zihinleri ile uyumlu hale gelmişlerdir. Kısacası dosya kapanmıştır, üstelik bu sefer hikâyenin sonu tamamen yazarın seçimindedir.

Kendi hikâyesini yaratabilenler, güçlerini fark edebilenlerdir, şimdi de kalmak artık hiç de zor olmayacaktır.

Benzer Makaleler

0 653

0 656

0 466

Yorum Yok

Yorum Yazınız