“Shakespeare’in kız kardeşi. Benim inancıma göre bu bir tek sözcük yazmayan kadın şair hala yaşıyor. Benim içimde ve sizin içinizde ve bulaşık yıkayıp çocukları yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan birçok başka kadının içinde yaşıyor. O yaşıyor çünkü büyük ozanlar ölmez; her zaman varolmayı sürdürürler; yalnızca kanlı canlı aramızda dolaşma fırsatına gereksinimleri vardır. Ve şimdi bu fırsatı ona tanıma sırası sizde…”

Yasemin İNAL – Deniz BAYRAKTAROĞLU

Virginia Woolf “Kendine Ait Bir Oda” adlı kitabında, Shakespeare’in hiç varolmayan kız kardeşi üzerinden bu şekilde sesleniyor topuk seslerini edebiyattan uzak tutamayan tüm kadın yazar adaylarına. Belki de Shakespeare’in kız kardeşi var, hatta belki kız kardeşleri var; bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey o kız kardeşler varsalar bile Shakespeare’inkinin milyarda biri kadar iz bırakamamışlar dünyada ve bu durum tarihin onları hadsizce yok saymasına sebep oluyor.

Oysa 16. yüzyılda yaşamış olan kadınların kendilerine ait olmayan karanlık odalı, daracık evlerini görmek, onların neden özgürce tek bir satır karalayamamış olduklarını anlamaya fazlasıyla yetiyor. Öyle ki o dönem kadınlarından umabileceğimiz tek şey, o da sadece mucizevî bir yürekliliğe ve görece bir özgürlük ve rahatlığa sahip olan bir leydiden; canavar ya da cadı diye adlandırılmayı göze alarak kendi kendine bir şeyler bastırmaya çabalamak olabilirdi. Bu yüzden Shakespeare’in hayali kız kardeşi, içinden romanlar, destanlar akıp geçtiği halde tek bir tanesini kâğıtla kavuşturamamış olan tüm kadın kahramanları temsil ediyor aslında…

Her ne kadar yazdıklarımızda edebiyatın kadın yazarlarıyla ilgili oldukça karamsar bir tablo çizmiş olsak da, engellerin ve kısıtlamaların kadın yazarlar üzerinde en fazla hissedildiği karanlık dönemlerde bile ataerkil dünyanın haşin mürekkep vuruşları arasında derinlerden gelen ince bir topuk sesi duyuluyordu.

Aslına bakılırsa, kadın yazarlar tarihi bir hayli eskiye dayanıyor. Milattan önce 2300’lerde yaşamış olan Enheduanna, adı ve ürettikleri tarihe geçmiş ilk kadın yazar ve şair, hatta bazı kaynaklara göre ilk şair olarak anılıyor. Ancak muhtemelen onun adını duyuracak kadar şanslı olmasında Akad Kralı Sargon’un kızı olmasının da etkisi bulunuyordu. 1600’lerde yaşamış bir soylu olan Lady Winchilsea şiir yazıyor; ancak şiirlerine hâkim olan kadınların ezilmişliklerine duyduğu yoğun öfke ve nefret duygusu, onun özgür bir zihin olarak üretimini kısıtlıyordu. Lady Winchilsea’nin çağdaşı, ancak yaşça ondan daha büyük olan Lady Margaret Cavendish ise “Kadınlar yarasa ya da baykuşlar gibi yaşar, hayvanlar gibi çalışır ve solucanlar gibi ölürler…”diyerek, satırlarında öfkesini haykırıyordu. O dönemde yazılı bir eser verebilmek bile başlı başına bir başarı örneğiydi; ancak yine de içinde bulunduğu duruma isyan edememiş ve eğitim alma fırsatına erişememiş olması önünü çok daha büyük bir yazar olması yolunda tıkıyor. Yine 1600’lerde yaşamış ve mektup yazarı olarak anılan Dorothy Osborne ise kaleme aldıklarında kendini hemen belli eden yazarlık yeteneğine rağmen kitap yazma konusunda, o dönemde yazan bir kadının cesaretinin nasıl kırıldığını gösterircesine, “İki hafta uyumasam, gene de böyle bir şeye kalkışmam” cümlesini sarf ediyordu. Edebiyat tarihinin ilk kadın romancısı olarak anılan İngiliz Aphra Behn ise ilk öykülerini 1687 yılında yayımladı. İlk kadın oyun yazarı olarak ise 1613 yılında ilk oyununu yazan Lady Elizabeth Crew anılıyor. Ancak oyunu sahnelenen ilk kadın oyun yazarı olma unvanını, yine Aphra Behn elinde tutuyor.

Esasında Aphra Behn ile birlikte edebiyatta kadın yolculuğunda çok önemli bir köşeyi de dönmüş oluyoruz çünkü o, büyük malikânelerine kapanıp sadece kendi zevkleri için, okuyucusuz ve eleştirmensiz kitap yazan soylu hanımefendilerin aksine halkın içinde, sıradan insanlarla omuz omuza yürüyor. Yine Aphra Behn, kimi hoş niteliklerden fedakârlık etme karşılığında yazarlık yaparak para kazanabileceğini de kanıtlayan ilk kadın yazar oluyor. 18. yüzyılın başlarından itibarense, bir kocanın ölmesi ya da ailenin başına bir felaket gelmesi durumlarında, kadınlar ucuz tezgâhlarda satılmak üzere romanlar yazıp aile bütçesine katkıda bulunmaya başlıyorlar; böylelikle belki de ilk kez yazarlık kadınlar için bir meslek halini alıyordu.

Şu ana dek sözü edilen tüm kadın edebiyat öncüleri, 18. ve 19. yüzyılda Jane Austen, Charlotte Bronte, George Eliot gibi büyük kadın yazarların doğuşuna, hatta 20. ve 21. yüzyıl edebiyatında kadının adının varolmayı başarmasına zemin hazırladıkları için büyük bir saygı duruşunu hak ediyorlar. Bu noktada 19. yüzyılda etki göstermiş olan Fransız edebiyatının aykırı sesi Sidonie Gabrielle Colette, kendisini anmamız için topuk vuruşlarını hızlandırıyor adeta. 1900-1905 yılları arasında yayımlanan ilk roman serisini kocasının adıyla çıkaran ve dolandırıcılığıyla nam salan kocası tarafından bir odaya kilitlenerek yazmaya zorlandığı iddia edilen Colette başta ataerkil dünyanın bir kurbanı gibi gözükse de, erkek egemen bu dünyada kadınların aşkını, kadın cinselliğini ve fahişeleri ilk kez kaleme almasıyla modern kadınların öncüsü olma niteliği taşıyor. “Bana göre saflık, saklanmayandır” diyor zaten edebiyattaki duruşunu ifade ederken de…

20. yüzyılda etkinlik gösteren Mary Carmichael’in romanlarında ise “Chloe Olivia’dan hoşlanıyor” ilk kez. Yani kadınlar arası aşkın belki de ilk defa dile getirilmesiyle kimsenin girmeye cesaret edemediği o koca, karanlık odada bir meşale yakılmış oluyor. Yine Mary Carmichael’la birlikte kadın roman karakterleri ilk kez evde kocalarını beklemek, süs köpeklerini gezdirmek ya da ev işleriyle ilgilenmek dışında bir meşgaleye sahip oluyorlar; kaleme aldığı iki kadın roman karakteri evli ve çocuklu oldukları halde bir laboratuarda çalışıp kansızlığın tedavisinde kullanılmak üzere ciğer kazıma işiyle uğraşıyorlar mesela. Bu noktada 20. ve 21. yüzyılda hala etkisini sürdüren, erkeklerin tekelinde olduğu sanılan bir dünyada ilk kez böyle iddialı bir biçimde at koşturup cinayet romanları kaleme alan Agatha Christie için de ufak bir saygı duruşunda bulunmak gerekiyor.

Türk edebiyatına bakıldığında ise, ilk kadın yazarlar olarak Zafer Hanım, Fatma Aliye Hanım, Şair Fıtnat Hanım ve Şair Nigâr Hanım dikkat çekiyor. 18. yüzyılda yaşamış olan Fıtnat Hanım ilk divan şairi olarak anılırken, 19. ve 20. yüzyılda etkin olmuş olan Fatma Aliye Hanım ilk kadın romancı olarak anılıyor. Ancak Fatma Aliye Hanım’ın devlet adamı, tarihçi ve hukukçu Ahmet Cevdet’in kızı ve edebiyat tarihinin ilk öğretmeni Ahmet Mithat Efendi’nin manevi kızı olması, o dönemde bir kadın yazar olarak sesini duyurabilmek için hala bir erkeğin gölgesine ihtiyaç duyulduğunu ispatlar nitelik taşıyor. Hikâye ve roman yazarı Sevinç Çokum ve belki de Türkiye’de kadın haklarının en ateşli savunucularından olan Halide Edip Adıvar da öncü Türk kadın edebiyatçılar olarak ön plana çıkıyor.

Tüm bu öncü kuvvetlerin eşliğinde 21. yüzyıl dünyasında, bir erkeğin de kaleme alabileceği evrensellikte eserler de yazsalar çoğu zaman ‘feminist’ ya da ‘öteki’ edebiyat klasmanına sokulmaya çalışılmalarına rağmen, kadınlar yine de edebiyatta hemcinslerini gururlandırmaya yetecek denli büyük bir yer tutuyorlar. Ve edebiyatta vurucu bir darbe bırakan her kadın yazarın ardında, Shakespeare’in kız kardeşinin ince topuk sesleri duyuluyor hala inceden inceden… O kız kardeş hiç varolmamış olsa da, biz kadın yazarlar hayalimizde yaratıp geçmişe koyuyoruz onu. Erkek kardeşi William’ın oyunlarına karşı oyunlar yazıyor, olaylara bir de kadın penceresinden bakıyor bu kız kardeş. Laf aramızda bir hayli de zorluyor erkek kardeşini, böylece edebiyat dünyası bugün olduğu konumuna belki de birkaç yüzyıl önce geliyor. Gerçeğe aykırı bu hayal, biliyorum ama edebiyatın en güçlü yanı gerçeği yeniden, ama bu defa daha güzel kurgulayabilmek değil mi? Biz kadın yazarlar da işte öyle yapıyoruz…

Yorum Yok

Yorum Yazınız